“VI. Dini Yayınlar Kongresi” başla’dı…

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bu yıl altıncısı düzenlenen “İslâm, Sanat ve Estetik” temalı “VI. Dini Yayınlar Kongresi” İstanbul Grand Cevahir Otel’de gerçekleşen açılış töreniyle başladı.

İstanbul’un ev sahipliğinde, Dini Yayınlar Genel Müdürlüğünce düzenlenen, sanat ve yayın dünyasının seçkin temsilcilerinin katıldığı kongrenin açılış töreninden konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, doğu ve batı perspektifinde İslam, sanat ve estetiğine dair çarpıcı ifadelerde bulundu.

Dini yayınlar kongresinin her defasında temel bir sorunu ele aldığını belirten Başkan Görmez, bu yıl “İslâm, Sanat ve Estetik” konusunu gündeme alındığını ve bu çerçevede belli başlı sorunların, kayıpların, muhtemel telafi imkânlarının ve yeni arayışların ele alınacağını kaydetti.

Başkan Görmez’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle;

“Bugün sanat alanındaki yerimiz başlı başına sorgulanmaya, köklü bir şekilde açıklanmaya muhtaç durumdadır…”

Bugün İslam sanatlarını bir problematik eşliğinde ele almamız her şeyden önce hüzün vericidir. Çok derin duygusallıklara savrulmak istemem, çok huzursuz edici nostaljik vurgu ve imalarla durumun vahametini örtbas etmek de doğru değildir. Ancak şu kadarı kesin ki bugün İslam sanatları alanında hatta genel olarak sanat alanındaki yerimiz başlı başına sorgulanmaya, köklü bir şekilde açıklanmaya muhtaç durumdadır. Mimariden musikiye, edebiyattan ebruya, hat ve minyatüre kadar sanatın hemen her alanında zarif ve nitelikli eserler ortaya koymuş bir medeniyetin, estetiği kültürel temsillerinde en başa yerleştirmiş bir milletin bugün ortaya koyduğu hâsılanın ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Hemen her konuda olduğu gibi sanat alanında da Müslümanların temel bakış açılarının yegâne kaynağı İslam’dır ve Cenab-ı Hakk’ın kendi varlık ve mevcudiyetini dile getirirken kullandığı terkiplerle cümle mevcudatın “en güzel şekilde yaratılmış olması” onun kudret ve cemal sıfatlarının hüsn ü teveccühüdür.

“İslam sanat felsefesi, kendine özgü perspektifi ve sanat eksenli örtük diliyle her zaman Müslüman evrenin en üst örneklerini yansıtmaktadır…”

İslam sanat felsefesi, genel sanat eğilimlerinin kendi içindeki ayrışmaları bir yana kendine özgü perspektifi, estetik temsilleri ve sanat eksenli örtük diliyle her zaman Müslüman evrenin en üst örneklerini yansıtmaktadır. İçinde Allah vergisi öz nitelikler en başta olmak üzere, ustalık-çıraklık süreçlerinde sabırla aşılan sayısız engebeleri içinde barındıran zanaatkârlık süreçleri son tahlilde sadece ve sadece Allah’ı aramakla sınırlandırılması gereken bir duygu derinliğini yansıtmaktadır. Sanatın yüksek formlarında gezinti her şeyden önce ilahi hikmete bihakkın açık olmayı, evrene sadece zahiri bir perspektifle bakmamayı, onun derinliğine, künhüne vakıf olma arzu ve çabasını da ifade etmektedir. Cemal ve Bedi’ sıfatlarıyla Cenab-ı Hak bize varlığın en derin anlamlarını ifşa etmektedir. Hiç kuşkusuz esma-i hüsna diye bilinen ve Cenabı rabbül âleminin en güzel isimlerinin yer aldığı doksan dokuz ismin her biri, aslında itidal, denge, estetize edilmiş bir gerçeklik, uyum ve hayatı biçimlendirirken göz ardı edilmemesi gereken murad-ı ilahinin değişik veçhelerini ifade etmektedir.

“İslami derunilik hayatın değişik kompartımanlarında iyi, güzel ve doğru çerçevesinde üretilmiş dil, kültür ve eylem ürünleriyle tebarüz etmektedir…”

İslam sanatlarında ana çerçeve güzellik duygusunun somutlaşarak maddi sanatlara, aynı şekilde derinleşerek de dil ve edebiyata nasıl yansıdığını göstermektedir. Müslüman dünyanın kendi yerel dünyalarını ihmal etmeksizin öne çıkardıkları sanatsal yapılar aslında o toplulukların Allah ve medeniyet tasavvurlarını yansıtmaktadır. Gerçekten de bugün her biri tarihsel bir dekor olarak algılanıp değerlendirilen büyük bir mirasın önünde, sanatsal ürünlerimizi masaya yatırdığımızda her birinde içkin olan aşkı, mevcut olanı aşma duygusunu ve ilahi varlığa yakınlaşma arzusunu görmemek mümkün değildir. Büyük hatıralardan, saygın mirastan söz edildiği her seferinde kaçınılmaz bir şekilde bizi bekleyen soru, bugün bütün bunları neden yeniden aynı saflık ve içerikle üretemediğimiz yahut neden eksik üretmeye başladığımızdır. Medeniyet kurma becerisini tarih boyunca değişik bağlamlarda her zaman yürürlükte tutmayı başarmış bir milletin bugün içine düştüğü kaotik durum geliştirici olmaktan çok duraksatıcı, içeriklendirici olmaktan çok teşhir edici bir dile teslim olmaktadır. Müslüman sanat gönül gözüyle ortaya konan ve ibret nazarıyla algılanan bir kataloğa işaret etmektedir. İslami derunilik hayatın değişik kompartımanlarında iyi, güzel ve doğru çerçevesinde üretilmiş dil, kültür ve eylem ürünleriyle tebarüz etmektedir.

Bugün mimaride bir cami aracılığıyla ortaya konan uhrevilik, ancak ve ancak sanatsal bir çabayla elde edilebilmektedir. Itri’nin tekbirine, Sinan’ın Selimiyesi’ne sinen duygular her zaman Allah merkezli bir hissiyatın, hassasiyetin estetik tezahürlerini göstermektedir.

“Ucube mimari örnekleri, nefsi azdıran ilgilere teslim olmuş sanat arayışları, dinginlikten çok kaosa çağıran devasa yapılar bugünün sanat anlayışı olarak karşımıza çıkıyor…”

Günümüzde gerek eğitim müfredatının sınırlılığıyla ilgili sorunlardan kaynaklanan bir örnek insan yetiştirme düzenimiz yahut yetiştirememe düzenimiz, gerekse iyi ve makbul olanın hangi estetik formlarla bütünleşmiş olması gerektiği konusundaki ancak oryantalist ilgilere konu olabilecek kompleks arayışlarımız tartışma yaratacak düzeyde bir savrukluğun habercisidir. Esasen Farabi, bir toplumun dengesini müzikte ararken haksız değildir. Müziğin ritmiyle toplumun ritmi arasındaki o hassas denge bugün altüst olmuştur. Ucube mimari örnekleri, nefsi azdıran ilgilere teslim olmuş sanat arayışları, dinginlikten çok kaosa çağıran devasa yapılar, eserler... Bunları konuşmak gerekir elbette. Sorun o kadar büyüktür ki bugün sıradan bir müzakere ya da tartışmayı bile anında yeni bir gerilim moduna taşıyabilecek, incitmek ve kalp kırmanın ötesine geçemeyen kötü bir atışma trafiğiyle karşı karşıyayız. Artık söz ustalığıyla bir savaşı kesmekten çok, Yunus’un ifade ettiği gibi sözüm ona usta işi polemiklerle her seferinde yeni bir kavganın, savaş ya da çatışmanın fitilini ateşliyoruz. Sanatın değişik alanlarında ilahi olanla emsalsiz rabıtalar kurmak ve O’nun bakışıyla bakma şansına nail olmak İslam sanatının olmazsa olmaz nitelikleri arasında yer almaktadır.

“Dünya, fani oluşuna ve geçiciliğine rağmen eşsiz bir güzellikte yaratılmıştır…”

Resul-i Ekrem Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde dünyada kendimizi bir yolcu, bir misafir olarak algılamamızı salık vermektedir. Bu misafirliğimiz bizi her zaman bir dünya ötesine yönlendirmektedir. Buna müvazi olarak hemen hemen her fırsatta dünya hayatı da fani ve geçici olarak tavsif edilmektedir. Nitekim ayet-i kerime dünyanın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu haber vermektedir. Bu fani oluşuna ve geçiciliğine rağmen ve dünyada ancak bir konuk olmamıza yine ayet-i kerimenin ifadesiyle dünyada olsa olsa bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmamıza karşın, dünya bize eşsiz bir güzellikte sunulmuştur. Çünkü bu dünyanın sahibi, sânii ve bedii Allah-u Teala’dır ve biz başkasına değil, en nihayetinde O’nun misafirleriyiz, O’nun konuklarıyız. Allah’ın, dünyayı bize hazırlarken sadece zaruriyatı gözetmediğini, bizi yaşayacak kadar doyurmak, ölmeyecek kadar ayakta tutmakla yetinmediğini söyleyebiliriz. O ayrıca haciyatımızı da karşıladı. Bize yaşamak için ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla alan, daha çok imkân ve daha geniş bir evren sundu. Ve bununla da yetinmedi, Allah yüce bir lütufta bulunarak sunduğu imkânları güzel kıldı. Cemal sıfatını bizden esirgemediği gibi onu en kâmil şekliyle tezahür ettirdi, bunu bazen açık bazen gizli yaptı. Çünkü “O evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır” ve yine Kur’an’ın ifadesiyle O yeri ve göğü hak ile yaratmış, insana şekil vermiş ve o şekli de güzel yapmıştır.

Yerin ve göğün bedii olan Allah bizi de en güzel şekilde yarattı ve ayrıca bize güzellikleri algılayacak bedeni duygular bahşetti. Böylelikle gizli kalması gereken güzellikler müstesna hiçbir güzel gizli kalmadı. Neticede kemal derecesinde bir cemal tezahür etti.

“Var olanın, var olduğu halinden daha güzel olması imkân dâhilinde değildir…”

Malumunuz İslam kelamcılarının tartışmalarına sebep olan Gazzâlî’nin şu ifadesi aslında pek çok şeyi özetlemektedir; “Leyse bi-l-imkân ebda’ mimmâ kân”, yani var olanın, var olduğu halinden daha güzel olması imkân dâhilinde değildir. Yüzeysel bir bakışla bu önerme bize basit bir gerçeği anlatır. Allah yarattığını kâmil yaratmıştır. Fakat burada daha derine inilmesi gerekmektedir. Çünkü biz olup bitmiş bir yaratılış üzerine konuşmuyoruz, biz süregelen, devam eden bir yaratılış içindeyiz. Bu deverân, bu değişim ve bu hareketlilik içinde varlığın olabilecek en bedii, en güzel halinde olmasının ne anlama geldiği üzerine sanırım biraz daha zihin yormalıyız. Bu da bizi kongremizin ana konusuna, estetiğe götürmektedir.

“İslam medeniyetinin hüsn kavramı, güzellik anlayışı ile estetik kavramı birbirinden farklıdır…”

Burada yeri gelmişken ‘hüsn’ kavramı ile yani İslam’ın güzellik anlayışıyla aistesis-estetik kavramı arasındaki temel bir farka işaret etmek istiyorum. Hüsn, güzel, doğru ve iyi anlamına gelir. Aistesis ise sadece duyumsama ve algılama anlamına gelir. Birinde duyumsamadan bağımsız bir güzelliğe imkân varken, diğerinde güzellik sanki kaçınılmaz olarak sadece duyumsamayla ilgilidir. Aistesis’de insansız, algılamasız bir güzellik anlamsızdır. Ya da daha çarpıcı açılımıyla, güzellik ancak güzeli görenin, insanın varlığıyla ortaya çıkar, gerçekleşir, var olur. Hüsn kavramında ise güzel her zaman iyidir, insan bunu bilmese de, görmese de ve hatta orada olmasa da iyidir, güzeldir hatta hakikattir. Bu ayrım sandığımızdan çok daha derinlerde yatan bir zihin yapısından kaynaklanmaktadır.  

“İyi’den soyutlanmış bir ‘güzel’ düşünülemez…”

Yahudi-Hristiyan geleneğinin Yaratıcı algısını düşünelim. Bu algı, dünyayı altı günde yaratıp bir anlamda bir kenara çekilmiş bir Sanatkâr algısıdır. Yani konuklar, insan geldiğinde sanat eserini en mükemmel haliyle tamamlanmış bulmaktadırlar. Ona eklenecek, ondan çıkarılacak hiçbir şey yoktur. O oradadır ve temaşa edilmelidir, duyumsanmalıdır. İnsana düşen sadece bir aistesis, bir duyumsamadır. Buna Yunan Tanrı algısını eklediğimizde de iş fazla değişmiyor. Orada yaratma bağlamında dünya ile fazlaca ilgisi olmayan kendi âlemlerinde yaşayan Tanrılar vardır. Aristoteles gibi bunu yaratıcı güce indirgeyenler de yaratıp bitiren bir güçten bahsetmektedirler. Buna karşılık İslam geleneği ‘Her an bir iş üzere olan’ bir Yaratıcıdan bahsetmektedir. Eğer konuk metaforuna, dünyanın misafiri olan insanlara yeniden başvuracak olursak, O, konuklarını ağırlamaya her an devam etmektedir. Artık burada seyredilecek tamamlanmış bir güzellik üzerine konuşmamaktayız. Burada süregelen, devam eden, hiçbir zaman bitmeyecek olan bir eyleme, bir ağırlama üzerine konuşmaktayız. Söz konusu bir eylem olduğu için de güzellik ile ahlak arasında zorunlu bir geçiş gerçekleşmektedir. Çünkü eylem, amel ahlaka ilişkindir. Bu yüzden güzel amel aynı zamanda iyi yani salih ameldir. Bu algıda iyiden soyutlanmış bir güzel düşünülemez.

Her iki algıda Yaratanın eyleme, fiil ve sanatını ortaya koyma biçimleri değiştiği gibi, bizim de algılama ve duyumsama biçimlerimiz değişmektedir. Kâinatı bitmiş bir yaratma olarak algıladığımızda insandan yana ancak bir temaşa, bir seyir söz konusudur. Devam eden bir yaratmada ise bir eyleme muhatap kalırız. Eyleme muhataplık ise bir eylem gerektirir. Oysa temaşa zorunlu olarak bir eylem gerektirmez. Fakat temaşa eyleme dönüştüğünde kaçınılmaz olarak taklit olur veya varyasyon, değiştirme, uzaklaşma olur. Bu ayrılmanın muhtelif adları olabilir.

“İslâm geleneğinde insan, sanatın seyircisi değil, Allah’ın eşsiz sanatının bir parçasıdır…”

İslam geleneğinin algısı ise temelde bunun zıddına imkân sağlamaktadır. Allah’ın yaratması devam ettiği gibi sanatı da devam etmektedir, sürmektedir dolayısıyla insan o sanatın seyircisi değil, o sanatın bizzat parçasıdır. Konuşmamın içinde Gazzâli’den alıntıladığım mevcudatın olabilecek en güzel şekilde olması kaidesinin bu içkinliği haiz olması önemlidir. Ya da zaten ancak bu ihata, mevcudatı bahsettiğimiz anlamda kâmil kılmaktadır. Çünkü hareketli, deveran eden, süregelen bir yaratılış söz konusu olunca, siz eyleme kalkıştığınızda o sanatın içinde bir eylem yapmak durumundasınız. Bu size onu taklit etmeyi mümkün kılıyor, ama işi ciddiye alırsak onun dışına çıkma imkânı sunmuyor. Çünkü süren bir sanatın dışına çıksanız bile o süreklilik sizi içine alma yetisini haizdir. İslam sanatının kemali biraz da buradan gelmektedir.

“İslâm geleneğinde sanat üreten insan her zaman mahlukat âleminde kalır…”

İslam geleneğinin bu temel farkı kendini oluşturmuş olduğu tahsiniyatta belli eder. İslam sanatı Yaradanı taklitten çekinir. Bunu yaparken Yaradanla bir özdeşlik sağlama kaygısı taşımamaktadır. Çünkü İslâmiyette Yaratıcıyla özdeşlik ne tasavvurda ne de imkânlar kümesinde olabilir. Taklit, özdeşlik olduğu veya çağrıştırdığı için değil, yaratılmışın dışına çıkmak anlamına geldiği için sakıncalıdır. İslâm geleneğinde sanat üreten insan her zaman mahlûkât âleminde kalır. Onun bir parçası olarak sanat icra eder ve onun dışına çıkmaz. Bunu yapmamasının tek sebebi vardır, o konuktur ve evrenin sahibine karşı edebini korur. Çünkü kâinatın sahibi oradadır. Oysa düzenlenip bırakılmış bir evde konuk olarak edebinize daha az dikkat edersiniz. Belki de kâinatı bitmiş bir tablo olarak algıladığı için modern sanat estetiği etikten soyutlamayı tercih etmiştir ve iyi ile güzel arasındaki bağı koparmak üzere tartışmaya açmıştır.

“Modern Batı insanının, görsele ve durağanlığa evrilmesinde kâinatın yaratıcısını algılama biçiminin etkisi vardır…”

Kâinatın Yaratıcısını algılama biçimimiz kâinatı algılama biçimimizi önemli oranda belirler. Bunun ise sanat üzerindeki etkisi sadece yukarıda zikrettiklerimizle sınırlı değildir. Altı günde evreni yaratıp istirahate çekilen bir Yaratıcı sizi bir istirahate bir durağanlığa muhatap kılar. Modern Batı insanının görsele doğru evrilmesinde bunun etkisi olduğu kanaatindeyim. Çünkü görsel olan durağandır. Ya da diğer bir ifadeyle siz sadece duranı net olarak görebilirsiniz. Her hareket görüntüyü şu veya bu şekilde flulaştırır. Diğer yandan İslam geleneğindeki algı bir eyleme dönüktür. Bu yüzden burada üretilecek her sanat bir eylemi gerektirecektir. Bu eylem yine ahlaka ilişkindir.

“İslâm sanatı kendisini zaman boyunda inşa eder…”

Eylemle durağanlık aynı zamanda bir zaman ve mekân ilişkisidir. Mekân durağandır, zaman hareket gerektirir. İslam sanatı kendisini zaman boyutunda inşa eder. Tezhib, mimari, musiki ve şiir zamana dönük sanatlardır. Resim daha az yaygındır. Minyatür ve ebru gibi kullanıldığı yerlerde ise bir mekândan çok bir olayı anlatırlar. O olayın mekân ilişkileri ikincil derecede önemlidir.

İslam geleneği her zaman bir edebi, bir eylemi ve bir zamana dönüklüğü gözeticidir…”

Öte yandan elbette biz hem İslam geleneğinde mekâna ilişkin eserler bulmaktayız, hem Batı geleneğinde zamana ilişkin eserler. Burada kastım sanatın ürünlerinden ziyade kendisini inşa ettiği ifade, düşünce ve dil zeminidir. İslam geleneği her zaman bir edebi, bir eylemi ve bir zamana dönüklüğü gözeticidir. Bu bir rastlantı değildir. Mesela, bir camiyi ele alalım. Büyük camilerimiz size her zaman camiye girmenin adabını öğretir. Sokaktan dolaysız olarak camiye giremezsiniz. Önce avlusuna girmeniz gerekir. Bu camiye girmeye bir hazırlıktır. O avluda size temiz olmanız gerektiğini hatırlatan bir şadırvan durmaktadır. Size abdestsiz camiye giremeyeceğinizi öğütler. Nihayet orada sizin artık yüzünüzü dünyadan ahirete döndürmenizi hatırlatan bir musalla taşı vardır.

“Batı’nın sanat eserlerinde, görüntüye ve teşhire dayalı, İslam eserlerinde ise eyleme dönük bir terbiye edicilik söz konusudur…”

Tüm bu unsurlar sadece işlevselliğinden dolayı orada bulunmamaktadırlar. Zira böyle olsa onları başka yapıtlarda olduğu gibi görünmez kılmak müreccah olurdu. Onlar oradadır ve görünürler, çünkü onlar sizi bir eyleme davet etmektedirler, onlar sizi terbiye etmektedirler. Mimari bir terbiye biçimidir. Bunun çeşitlemelerini yapabiliriz: Selçuklu camisi kendisini geniş olarak kurgular. Böylelikle ön saflara daha çok insan sığar. Çünkü hadis-i şerifin belirttiği üzere ön saflarda namaz kılmak daha faziletlidir. Selçuklu camisi bir edeptir, sizi daha ön saflara iten bir terbiye. Ya da Safranbolu evlerinin pencerelerinin birbirine dönük olmaması bir terbiyedir. Sizi tecessüsten men eder, evlerin penceresinden içeri bakmamanızı öğütler. Zemine döşenen taşların sizi yere bakmaya zorlaması “Mümin erkeklere ve mümin kadınlara söyle bakışlarını sakınsınlar” hükmünün bir açılımı ve terbiyesidir. Gündelik hayata girecek kadar mimari bu anlamda bir terbiyedir. Bunu nispeten Batıda da bulabilmekteyiz. Gotik kilise bir teslimiyet ve alçakgönüllülük terbiyesidir. Ama bunu sağlayan görüntüdür, sizi küçük düşüren yüksekliktir. Selçuklu camisinde olduğu gibi sizi eyleme zorlayarak terbiye etmiyor, gotik kilise sizi gördüğünüzle terbiye ediyor. Barok ve rokoko kiliseleri bunu daha da ileriye taşıyarak tam bir görsel teşhire dönüşüyorlar.

“Ahsen-i takvim, resmi ve sureti değil, yüce değerlerle donatılmış olmayı ifade eder. Bunun zirvesi ise Resûl-i Ekrem Efendimizdir…”

İnsanın tasviri veya bir sanat eseri olarak insan… Başta da değindiğimiz gibi Allah insanı en güzel şekilde yarattığını ifade etmektedir. Dikkat edilirse Hıristiyan geleneğinde bu “kendi suretinde” diye ifade edilmektedir. Yani burada da bir suret, bir resim metaforuna başvurulmaktadır. Oysa ahsen-i takvim, bir resmi değil bir yüce değerlerle donatılmayı ifade etmektedir, kavvam olmayı, muktedir olmayı, bir gücü, bir eyleme yetisini tasvir etmektedir. Bunun zirvesi ise “Sen en yüksek bir ahlak üzeresin” ayetiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz de müşahhaslaşmıştır. En güzel yaratılış, en üstün ahlakta kemal bulmaktadır. Bununla da sadece güzel ile iyi arasındaki zorunlu bağıntıya işaret etmiş olmakla kalmıyoruz. Bundan da öte, insanın yaşam alanını düzenleyen hukuka ve dünya ötesiyle ilişkisini düzenleyen itikada da açılım yapmış oluyoruz. Yani güzel aynı zamanda iyidir, doğrudur ve haktır. Çünkü Allah kâinatı ve insanı güzel yaratmıştır. Bu yüzden doğruluk insanın sorumluluğudur ve o hakka yönelmelidir, iyi olmalı ve güzel kılmalıdır. Bundan vaz geçip modern hayatın yaptığı gibi, insanı bir suret olarak algıladığımızda ürünlerimiz insanın sahte suretlerine kapı aralayacaktır. Böylelikle moda ve reklam sektöründe en yaygın halini bulan sureta insanlar ortaya çıkacaktır. Yani gerçek hayatta karşılaşmanız olanaksız olan ve bir takım müdahalelerle bir resme dönüştürülmüş olan ve sadece göze hitap etsin diye var olan insan tasvirleri.

“Sorun alanlarımız: Güzel üzerine konuşurken nasıl bir dile başvuracağız ve başvurduğumuz dilde nasıl bir güzel üretiyoruz?...”

Daha bu yıl Türkiye’de de gösterime girmiş olan ve insan cesetlerinin teşhir edildiği sergi, sadece insan üzerine bir suretin değil, bizzat insanın surete dönüşmesinin sanat adına göstergesidir. Bu çağdaş sanatın en temel sorunlarından biridir. Bu sanat algısı İslâm dünyasını etkilemeye devam etmektedir. Bugün burada bir hüsn-kubh kongresi yerine bir estetik kongresi yapıyor olmamız bununla ilgilidir. Ancak hüsn-kübh meselesi anlaşılmadan sanat ve estetik konusunun anlaşılamayacağını ifade etmeliyim. Bugün ele aldığımız konu karşımıza burada çözüleceğini umduğum iki sorun alanını açıyor. Birincisi, güzel üzerine konuşurken nasıl bir dile başvuracağız ve ikincisi, başvurduğumuz dilde nasıl bir güzel üretiyoruz. Yani estetiği bir duyumsama olarak algılayacak mıyız, yoksa estetik bizde ahlaki boyutu olan bir kavram mıdır? Güzele dair tasavvurlarımız merkezde zamana mı yoksa mekâna mı ilişkindir? Görsel midir, yoksa işitsel midir? Akla mı yoksa kalbe mi hitap etmektedir? Bu soruları cevapladıktan sonra eserlerimizin niteliği üzerine konuşabiliriz.

“İthal bir estetik kavram dünyası ve felsefesiyle İslâm sanatını değerlendirmek ve yargılamak yanlıştır…”

Bundan önce bazı yerlerde ifade edildiği gibi İslâm coğrafyasında bir sanat tutulması olup olmadığını tartışamayacağımız kanaatindeyim. Çünkü biz ithal bir estetik kavram dünyası ve felsefesiyle, bundan belki bambaşka bedahetler ve temeller üzerine oturan bir İslâm sanatını değerlendirmeye hatta bazen yargılamaya kalkışıyoruz. Baştaki metaforumuza dönmek gerekirse, önce Allah’a nasıl bir konuk olmak istediğimize bakmalıyız, ancak bundan sonra bu konukluğu başarıp başarmadığımızı tartışabiliriz. Zira hepimiz nihayetinde ev sahibimiz olan Allah’a döneceğiz.

“Dinler ve Estetiğin Keşfi”, “İslâm Sanatının Tarihsel Serüveni” “İslâm ve Edebiyat”, “İslâm ve Mimari”, “İslâm ve Musiki”, “İslâm ve Görsel Sanatlar”, “Geleneksel Türk-İslâm Sanatları”, “Din ve Sanat Konulu Neşriyat”, “İslâm, Sanat ve Estetik Konulu Yayıncılıkta Gelecek İçin Perspetkifler” ve “Genel Değerlendirme” başlıklı dokuz oturum ile özel oturumların yer aldığı kongre üç gün boyunca devam edecek. Kongre boyunca Klasik Sanatlar Sergisi İstanbulluların beğenisine sunulacak. Sanatçı Ahmet Özhan, Tasavvuf Musikisi Konseri verecek.

Kongreye, Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in yanı sıra Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Raşit Küçük, Diyanet İşleri Başkan Yardımcıları Prof. Dr. Mehmet Emin Özaşfar, Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Diyanet İşleri Başkanlığı üst düzey yöneticileri, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinden bilim insanları, akademisyenler, yayınevi temsilcileri ve çok sayıda davetli katıldı.

Henüz yorum yazılmadı

Yorum Yaz

Sizde yorum yazın...
Adınız
E-posta
Yorum
 
Aktif Ziyaretçi : 1
Dün Tekil : 29
Bugün Tekil : 8
Toplam Tekil : 175758